memlekette ve dünya'da 2 inci

Tanım

insanlık tarihi ideolojileri geliştirdikten sonra, ideolojiler taraftarlarını belirledikten sonra, insanlar taraftarı oldukları ideolojilere göre değerlendirilmeye tabii tutulduktan sonra, "ferdi planda" insanın kıymeti azalmış, anlaşılamamış, ihmâl edilmiş ve evrensel değerler açısından büyük değer arzeden ve insanlığın ortak kazanımları sayılacak nice düşünür, sanatçı, filozof, şair, ressam, yazar, sinemacı, lider, araştırmacı, bilim adamı, sporcu ve diğer meslek ustaları, yaşadıkları toplumun i


Bağlantılarım

» Ana Sayfa
» Profilim
» Arşiv
» Arkadaşlarım

Nazım Hikmet / Eski - Yeni Kavgası - 2

devamı...

 

    Dili, tonlaması, uyak örgüsü, benzetmelere dayanan yergileriyle bu şiir, tartışmaya bambaşka bir hava getirmiş, eski yazını savunanları büsbütün kızdırmıştı.

Ne var ki Nâzım Hikmet'in çevresinde oluşan sevgi ortamının çok genişlemesi, daha önce ondan yana sözler eden orta yaşlı, hatta genç şairlerin de tedirgin olmalarına yol açmıştı.

 

    Örnekse Yusuf Ziya Bey Nâzım'ın put kırıyorum derken pot kırdığını, yaptığının barbarlık olduğunu yazıyor, Necip Fazıl Bey de sağda solda şairliğini yeren sözler ediyordu.

 

    Hamdullah Suphi Bey ise olayı kesinlikle bir yazın tartışması olarak ele almamakta direniyordu. "Karşımızdakiler komünistlerdir, Bolşeviklerdir!" diye sürekli kışkırtarak, Türk Ocağı'ndaki gençleri, sonunda, "Resimli Ay"ın yönetim yerini dağıtmaya, yöneticilerini hırpalamaya, böylece Nâzım Hikmet'in gözünü korkutmaya göndermeyi başardı.

 

    7 Temmuz 1929 Pazar günü, aralarında bir iki sivil polisin de bulunduğu düşünülen otuz kadar genç, "Resimli Ay"ın yönetildiği basımevine geldiler. Olay için özellikle pazar günü seçilmişti, basımevi kırılıp dökülür, yöneticiler tartaklanırken çevrede kimse olmasın, işe halk ya da polis karışmasın istenmişti.

 

    Ertesi gün gerçi "İkdam" gazetesinde "Asil Türk Gençliği Kendini Göstermeye Başladı" diye başlık atıldı, üniversitelilerin "Resimli Ay"ı basıp "sahiplerine layık oldukları dersi" verdikleri yazıldı. Sonra da güya "İkdam"a gidip sevgi gösterilerinde bulunmuşlardı. Oysa olay hiç de öyle gelişmemişti.

 

    Zekeriya Beyin anlattığına göre, Nâzım yol üstündeki odasından kalabalık bir gençlik grubunun geldiğini görünce, hemen koşup Sabiha Hanımla ona haber vermiş. Arkasından aşağıda, merdivenlerde gürültüler, bağırıp çağırmalar duyulmuş. Derken kapı hızla açılıp delikanlılar içeri doluşmuşlar.

 

"Siz bizim büyüklerimizi öldürüyorsunuz, mukaddesatımızı yıkıyorsunuz!" gibi sözlerle yumruklarını gösteriyorlarmış.

 

"Çocuklar, siz kimsiniz, kimin adına konuşuyorsunuz?" diye sormuş Zekeriya Bey.

 

"Biz üniversite gençliği adına konuşuyoruz."

"Öyleyse ayaklarınızla değil, başınızla düşünürsünüz. Sokak çocukları gibi bağırmak size yakışmaz. Oturun konuşalım. Bizi yanlış bir iş yaptığımıza inandırabilirseniz, bu kampanyadan vazgeçeriz."

 

    Bunun üzerine bağrışma sona ermiş, gençlerin önde gelenleri oturup düşüncelerini söylemişler. Ayaktakiler suskun, onları dinliyorlarmış. Sonra Zekeriya Bey yanda ayakta duran Nâzım'a söz vermiş. Sabiha Hanımın söylediğine göre, Nâzım yapılan tartışmanın bir yazın tartışması olduğunu, her değişen devirde sanatların da yeni nitelikler kazandığını o kadar güzel anlatmış ki, gençler onu büyük bir ilgiyle, hatta biraz utanarak dinlemişler. Sonra da sessizce ayrılmışlar basımevinden.

 

    Bu olay Türk Ocağı'nda tartışmalara yol açtı. Talebe Birliği'nden bazı gençler "saman ekmeğiyle beslenmiş nesil" sözünü içlerine sindiremiyorlardı. Yakup Kadri Bey Türk Ocağı'na gelip açıklamalarda bulunmak gereğini duydu. "İkdam" gazetesinde "Gençliğe Hitap" başlıklı yazılar yayımladı. Yazın alanındaki gençlere karşı söylediği ağır sözler yüzünden üniversite gençliğinin desteğini yitirmek istemiyordu.

 

    Bu arada başka yollardan da "Resimli Ay" ile Nâzım Hikmet'in üstüne gidilmeye başlanmıştı. Dergide "İsimsiz Adam" imzasıyla yayımlanan "Sesini Kaybeden Şehir" adlı şiir yüzünden, 18 Eylül 1929 günü Yazıişleri Müdürü Behçet Bey ile avukatı İrfan Emin Bey (Kösemihaloğlu) kendilerini İstanbul 3. Ceza Mahkemesi'nde buldular. Dava 10 gün hapis, on lira para cezasıyla sonuçlandı, ceza ertelendi.

Ama işin arkasını bırakmış değillerdi. Kararı temyiz ettiler. Bozma kararına karşın mahkeme eski kararında direndi. Dava gene temyize gönderildi. Aklanmaları ancak altı ay sonra, 1930 yılı martında, Yargıtay Genel Kurulu'ndan gelen ikinci bozma kararına mahkemenin uymak zorunda kalmasıyla sağlanabildi.

 

    Başlangıçta Nâzım Hikmet için olumlu konuşan Ahmet Haşim Bey de, eskilerin yanında yer alarak gençleri alaya alan, suçlayan yazılar yazmaya başladı. Bu arada, nedense "işçi şairi" sözüne de takılmak gereğini duymuştu.

 

    Nâzım Hikmet ona yönelttiği "Cevap No 2" adlı yergisinde bu konuya da değiniyordu:

 

İki serseri var :

Birinci serseri

               köprü altlarında yatar,

               sularda yıldızları sayar geceleri..

İki serseri var :

İkinci serseri

                atlas yakalı sarhoş sofralarında

                Bağdatlı bir dilencinin çaldığı sazdır.

                Fransız emperyalizminin

                    idare meclisinde ayvazdır...

Ben :

   Ne köprü altında yatan,

   ne de atlas yakalı sarhoş sofralarında

   saz çalıp Arabistan fıstığı satan-

                                            -ların

                                             şairiyim;

topraktan, ateşten ve demirden

                          hayatı yaratan-

                                              -ların

                                               şairiyim

                                                  ben.

İki serseri var :

İkinci serseri

    yolumun üstünde duruyor

                              ve soruyor

                                        bana :

                               "P R O L E T E R

                                            dediğimin

                               ne biçim kuş

                                            olduğunu?"

Anlaşılan

    Bağdadî şaklaban

                    unutmuş,

Mösyö bilmem kimle beraber

Adana - Mersin hattında o kuşu yolduğunu...

İki serseri var :

Birinci serseri

pencerelerden bir gölge gibi girer

                                  geceleri...

İki serseri var :

İkinci serseri

          halkın alınterinden altın yapanlara

          kendi kafatasında hurma rakısı sunar.

Ben hızımı asırlardan almışım,

bende her mısra bir yanardağı hatırlatır.

Ben ne halkın alınterinden on para çalmışım

ne bir şairin cebinden bir satır...

İki serseri var :

İkinci serseri,

meydana dört topaç gibi saldığım dört eseri

                   sanmış ki yazmışım kendileri

                                                                       için.

Halbuki benim

              bir serseriye hitap eden

                                   ikinci yazım işte budur :

Atlas yakalı sarhoş sofralarının sazı,

Fransız sermayesinin hacı ayvazı,

bu yazdığım yazı

örse balyoz salanların şimşekli yumruğudur

                        katmerli kat kat yağlı ensende..

Ve sen o kemik yaladığın

                     sofranın altına girsen de,

-dostun KARA MAÇA BEY gibi -

  kaldırıp kaldırıp yere çaaal-

                                    -mak için

                canını burnundan aaal-

                                             -mak için,

                                       bulacağım seni...

Koca göbeklerin RUSEL kuşağı sen,

sen uşşak murabbaı,

           sen uşşşak mik'abı,

                     satılmış uşşakların uşşşşağı sen!!!

 

"Cevap No 3 / Bir Komik Âdem" ise, Nâzım Hikmet'e, dolayısıyla "Resimli Ay"a karşı saldırının kışkırtıcısı, hem de baş örgütleyicisi durumunda olan, Türk Ocağı Merkez Heyeti Başkanı Hamdullah Suphi Beye yönelikti.

Yerginin sonuna bir de not eklenmişti:

 

"Bu yazının kâfi derecede kuvvetli olmadığını muterifim. Kabahat bende değil. İlham edende."

 

Gözleri, kulakları, elleri, ayaklarıyla,

han, hamam, apartıman ve konaklarıyla,

çatal, bıçak, tabak ve bardaklarıyla,

16 sayfaları, baskı makinaları - tanklarıyla,

                 yamak ve yardaklarıyla

                            hücuma kalktılar!..

Hele içlerinde öyle bir tanesi var,

                        öyle bir tanesi var ki:

İnsanın yüzüne öyle bakar,

                          öyle melûl bakar ki;

toka edersin eline hemen papelini.

Ve sıkar sıkmaz onun belini

sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırpar elini..

O bir komik âdemdir.

Portakal Oğlu zâdemdir.

Han, hamam, apartıman ve konaklarınızla,

çatal, bıçak, tabak ve bardaklarınızla,

                      yamak ve yardaklarınızla

                                     hücuma kalktınız!

Hak varsa eğer,

      hücuma kalkmak hakkınız..

Efendiler,

ikinizle teker teker

                 paylaştık kozumuzu!

Şimdi sıra onun,

             gelsin o!

Gel.

Sen :

itlerini öne itip

karanlıkta yol kesen

                  hatip!!!

Sen :

Beşinci Mehmedin saltanatını,

Halifenin altın nallı kır atını,

papellerin kat katını

             ve teneke suratını

             doldurup torbana

                  sıska sırtında taşıyorsun..

Torbanı doldurmak için yaşıyorsun.

Bana gelince,

ben :

geniş omuzlarımda dimdik bir kelle taşıyorum.

Ve yaşıyorum:

             Kellemin

                    içindeki

                          için..

Farkındayım niçin:

          Kan

              fışkırıyor

                      bana bakan

                           "âteş feşan?!"

                                   gözlerinden...

Ve niçin:

       cümleler ezberlemişin

             Fehim Paşanın sözlerinden...

Fehim Paşanın hayrülhalefi,

                bize sökmez afi...

Çıkmak istediğim yaldızlı bir merdiven yok.

Kalbimin elinde ipekli eldiven yok..

Çıplak bir yumruk gibi kalbimi soymuşum.

Kellemin

        içindeki

               için,

               kellemi koymuşum...

Sen...

Hayır...

Seninle böyle konuşmak istemem...

Hem,

ben ki yegâne asaleti

dişli düşmanla boğuşmakta bulanım,

                seninle boğuşmak istemem..

Sen bir komik âdemsin.

Portakal oğlu zâdemsin.

Toka ederler papelini,

sıkarlar senin belini,

sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırparsın elini.

Sen bir komik âdemsin!.

Sen...

Fehim Paşanın hayrülhalefi............

Bu kadarı kâfi…

 

 

    Bir yandan siyasaya kaydırılmaya çalışılırken, bir yandan da ölçülü uyaklı yürütülen, bu bol sövgülü eski-yeni kavgası, yergi alanında, serbest nazmın değişik bir uygulaması olup çıkmıştı. Aynı anlayışı daha sonra, özellikle Nâzım Hikmet'e karşı, Peyami Sefa Bey, Behçet Kemal Bey (Çağlar), Abdülbâki Bey de (Gölpınarlı) kullandılar.

 

    Peyami Sefa Bey gençlerin kavgayı kazandığı görüşündeydi:

 

    "Gösterdiğimiz delillere ve vesikalara cevap vermeleri için icab eden müddet geçti. Susuyorlar. Yalnız kulaklarımızda, kervanımız ilerledikçe akisleri azalan bir yaygaranın hafif uğultusu kaldı. Delillerimizin hiçbirinin aksini ispat edemedikleri için bu yaygarayı sükût addediyoruz."

 

Kadro'culara Karşı, Gece Gelen Telgraf'ta Nâzım Hikmet'in komünizmden dönmüş eski dostlarıyla ilgili iki yergi vardı.

"Cevap Numara Dört" adlısı, herhalde başta Şevket Süreyya Bey olmak üzere, "Kadro"culara karşı yazılmıştı.

 

Üstüne bir not ekliydi : "Bu yazı gizli bir din halinde bir nevi Neo-faşist bir ideoloji yaptıkları halde, bunu ikrardan sakınanlara aittir. Böyle bir halt karıştırmıyoruz, diyenler üzerlerine alınmayabilirler."

 

devam edecek...

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tarih: 18:06, 18/7/2006
Yorum yaz

<- Son Sayfa | Sonraki Sayfa ->