memlekette ve dünya'da 2 inci

Tanım

insanlık tarihi ideolojileri geliştirdikten sonra, ideolojiler taraftarlarını belirledikten sonra, insanlar taraftarı oldukları ideolojilere göre değerlendirilmeye tabii tutulduktan sonra, "ferdi planda" insanın kıymeti azalmış, anlaşılamamış, ihmâl edilmiş ve evrensel değerler açısından büyük değer arzeden ve insanlığın ortak kazanımları sayılacak nice düşünür, sanatçı, filozof, şair, ressam, yazar, sinemacı, lider, araştırmacı, bilim adamı, sporcu ve diğer meslek ustaları, yaşadıkları toplumun i


Bağlantılarım

» Ana Sayfa
» Profilim
» Arşiv
» Arkadaşlarım

Nâzım Hikmet - Peyami Safa Kavgası

 
Nâzım Hikmet - Peyami Safa Kavgası
 
Peyami Sefa Beyin, ünlü romanı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nu Nâzım Hikmet'e adadığı, "Kara sevdayla" diye imzalayıp verdiği yakın arkadaşlık günlerinde, Jokond ile Sİ-YA-U'ya yaklaşımı şöyle olmuştu :
 
"Jokond ile Sİ-YA-U bir fantezi midir? Öyle görünüyor : Canlanan, âşık, nezle olan, burnunu çeken ve ağlayan, seyahat eden bir tablo. Jokond ile Sİ-YA-U bir hiciv midir? Öyle görünüyor : Bir Amerikalının mürekkepli kalemini aşıran resim, muşambanın tersine yazılan hatıralar. Garip, beklenmez, umulmaz, gayri hakiki bir hadise teselsülü [zincirlemesi]. Tatlı, parlak, haykırıcı renklerine bakılırsa bu eser bir fantezi, bir hiciv ve tezyini bir resim gibi yalnız beşeri muhayyileyi tatmin eden cazip bir renk oyunudur. Şairin vücudumuzda yalnız gözlerimizi, ruhumuzda yalnız garibelere karşı hayretimizi aradığı zannedilebilir.
 
"Ben bu satırları, satıhbînleri [yüzeyi görenleri] uyandırmak için yazıyorum Nâzım Hikmet'in kitabını bütün şeklî fantezisinden soyacağım ve Jokond ile Sİ-YA-U'yu gözlerimizi oyalayan renkli esvaplarından ayırarak karşımıza çıplak çıkaracağım.
'Maskeli balo' esvaplarından soyulan bu iki insanın güldürücü fantezi çocukları değil, birer haile [trajedi] kahramanları oldukları görülür. Bu haile ne Paris'te, Luvr sarayında, ne de Şang-Hay limanında cereyan ediyor. Bu haile muharririn ruhundadır.
 
"Jokond ile Sİ-YA-U birer semboldür. Onların aşkları muharririn aşkıdır, onların mefkûresi [ülküsü] muharririn mefkûresi.
 
"Bu mefkûre nedir? Kadın mı? Servet mi? Şeref mi? Hiçbiri. Her hakiki iştiyak [özlem] gibi onun da adı yoktur. Biz (yani bütün insanlar) büyük ve namütenahi emellerimize ne ismi verirsek verelim, kendimizi ve başkalarını aldatmış oluruz. (...)
 
"Jokond ile Sİ-YA-U'nun her parçasında bu gizli, meçhul, büyük, isimsiz iştiyakın latifelere, garibelere, karanlıklara, tarihe, kulelere, rüzgârlara havada itiraz eden gizli seslere, hayaletlere, 'baygın kokulu havalara', kan kızdıran güneşlere, 'yaldızlı yıldızlara', acaip limanlara, Çin kamışlarına, karaltılara, parıltılara bürünerek, rengârenk güzel tayflar halinde ruhumuza geçtiğini hissediyoruz, işte büyük eserlerin bize verebildiği en güzel tad. Yoksa tez nedir? İddia nedir? Edebiyat nazariyesi nedir? Falan, filan nedir? (...)
 
"Türk edebiyatında inkılap. Büyük teceddüd [yenilenme]. Nâzım şekillerinde yaratıcılık. Lisanı tasfiye. Halk dilinin güzelleşmesi, tekâmülü. Harika, 'filan falan'...
 
"Evet... Fakat bunlar da Nâzım'ın hakiki vasıfları yanında ehemmiyetsiz şeylerdir. Zira her 'edebiyatta inkılap, tekâmül' ve bilmem ne, zaman içinde mahsur ve bir devre göre kıymeti olan şeylerdir. Ben büyük eser denince milletlerin, devirlerin, mütehavvil [değişebilir] bedii [estetik] kıymetleri fevkinde [üstünde] bir şey anlıyorum, üst tarafı bana bir moda gibi fani ve zamanın kendine takılarak sürüklenen âciz bir şey gibi görünüyor.
 
"Olabilir ki bazı gizli ve şuursuz emeller sonradan edindiğimiz diğer zihni akidelerimizle [inançlarımızla] uyuşmaz; o vakit, ruhumuzda, kendi kendimizle bir kavga başlar; nazari ve akli hüviyetimizle daha deruni [içsel] şahsiyetimiz arasındaki bu taarruz [sataşma], ruhumuzun dinamik kuvvetini artırmakla beraber, iddiamızla eserimiz arasındaki mesafeyi çoğaltır. (...) Bu taarruz Nâzım Hikmet'te barizdir.
 
"Nâzım Hikmet felsefi idealizmin ve spiritüalizmin düşmanı görünür (Berkley, Makinalaşmak). Realist görünür; nikbin görünür; materyalist görünür; halbuki bir muşamba üstündeki hareketsiz tasviri canlandıran ve satirik bir fantezi içinde yaşatan Nâzım hayatta idealist ve liriktir; dünyanın en meşhur tebessümü altında gizlenen haileyi sezen Nâzım bedbindir; gemicileri yaldızlı yıldızlara doğru çeken Koşinşin gecelerindeki tılsımlı cazibeyi sezen Nâzım Hikmet realist değildir ve onun mefkûresi herhangi bir bedii akidenin tahakkukunu görmekten ibaret kalmıyor, fevkalbeşer emellerin tahakkukunu isteyen her şairin metafizik iştiyakına kadar yükseliyor.
 
"Ben Nâzım'ı iddialarından uzaklaştığı yerlerde seviyorum ve her nazariyeyi, hatta kendi iddiasını bile inkâr eden 'eeeyt' diye attığı naralarda buluyorum; zira septik olmayan bir edebiyat, hatta zekâ tasavvur edilemez. Her âşık ve her şair ebediyyen şüphe edecektir, çünkü zekâ için inanmak ölümdür. (...)
 
"Ben Nâzım Hikmet'i ne kırık mısraları, ne trak tiki tak'ları, ne bedii akidesi, ne iddia ettiği maddeciliği için seviyorum. (Nâzım Hikmet bedii mefkûresine yanlış isim takmış adamdır, zira hakiki mefkûrelerin ismi yoktur, tarif edilen bir mefkûre basit bir iştiyaktan başka bir şey değildir. Gayri mümkün idealleri taşımayanların şairliğinden değil, insanlığından bile şüphe ederim. İşte benim Nâzım'da sevdiğim taraf onun gayri mümkün iştiyakıdır.) Ben onu materyalist, nikbin, müstehzi, hatta bazen kaba müstehzi bir nikab [peçe] altında gizlenen coşkun, lirik, melankolik, sancılı ve bedbin, meçhule ve imkânsızlığa âşık, daima isyankâr ve her malikiyyetten sonra daha fazlasını isteyen büyük ve namütenahi arsızlığı için seviyorum. Nâzım'ın iddiaları kendisi için alkol gibi bir münebbihten ibarettir. Halk için ve çok umumi bir yazar gibi görünen Nâzım, bilakis çok hususi ve şahsidir, mürekkebi [karışığı] basitleştiren, inceyi kabalaştıran Nâzım, bu cehdine rağmen, ekseriyet tarafından anlaşılmamaya mahkûm bedbahtlardandır ve en büyük şerefiyle en büyük ıstırabı buradadır. O 'tebessümü meşhur olmanın elemini' ekseriyete asla anlatamayacaktır. (...)
 
"Nâzım Hikmet'i, büyük Türk şairini bedii iddialardan uzaklaştığı yerlerde arayınız. Hakiki insan orada gizlidir. Ve tecessüsünüz karşısında gayet mahir bir saklambaç oynayan bu ince ve kıvrak ruhu bir an yakalamak istiyorsanız, kelimelerin sathi ve zihni medlullerine [karşılıklarına] değil, telkini manalarına, derinliklerine ve ahengine dalınız. Nâzım Hikmet'in hakiki karii, hakiki meftunları ve Nâzım Hikmet'i anlayanlar, onun görünen tarafını değil, görünmeyen tarafını, hatta kendinin bile göremediğini görenlerdir."
 
Peyami Sefa Beyin, 1929 aralığında, "Resimli Ay"da yayımlanan, kısaltarak aktardığımız bu yazısı Nâzım Hikmet'i sevenleri bayağı öfkelendirmişti. Şair hiç hoşlanmadığı, ayrıca ne yaparsa yapsın kurtulamayacağı bir bilinçsizlik ortamında gösteriliyordu. Bu yüzden Asmalımesçit'teki bir lokantada bazı genç sanatçılarla yazar arasında hakarete varan bir tartışma yaşandığı söylenir.
Nâzım Hikmet ise yazıyı pek önemsemedi.
Bu kadar anlatmasına, yazmasına karşın, demek ki bazı dostlar idealist felsefenin, günlük kokusu tüten inançların esaretinden bir türlü kurtulamıyorlardı. Çeşitli nedenlerle kafası taşlaşanlar için, yeni şeyler öğrenmek, örnekse diyalektik materyalizmi anlayabilmek kolay değildi. Ayrıca gerçekçiliği yaşama ayna tutmak gibi ele almak yaygın bir yanılgıydı.
Bu olay eskilere karşı birlikte savaşım veren iki arkadaşın arasını açmadı. Nitekim Peyami Sefa Beyin Dokuzuncu Hariciye Koğuşu adlı romanı yayımlandığı zaman, "Resimli Ay"ın Şubat 1930 sayısında, Nâzım övgü dolu bir yazı yazdı. Ama "muazzam" diye nitelediği kitabı anlatırken araya şöyle bir tümce sokmadan da edemedi :
"Peyami'nin romanı realisttir, fakat eski manada fotoğraf realizmi değil, şeniyetlerin abidesini yapan ve bunu yapmak için bir sıra tahlil ve terkiplerden mürekkep bir kompozisyon vücuda getiren diyalektik bir realizm."

Nâzım Hikmet'in Peyami Safa'dan uzaklaşması, sanıldığı gibi, idealist felsefenin etkisinden kurtulamadığını söylediği bu arkadaşının, 1929 yılı sonunda yazdığı Jokond ile Sİ-YA-U eleştirisi yüzünden değildi. Asıl soğukluk daha sonraları aralarında geçen kısacık bir konuşmadan kaynaklanmıştı.
Nâzım'ın hep para sıkıntısı içinde yaşadığını bilen Peyami Safa, ona bir gün çok doğal bir soruymuş gibi, "gelen paraları" kimin aldığını sormuştu.
Nâzım hiç beklemediği bu soru karşısında önce bir şaşalamış, sonra böyle bir şey olmadığını, olamayacağını söylemiş, konuşmanın gerginleşeceğini sezen arkadaşının inanmaz bir havada sözü değiştirmesine de son derece alınmıştı.
Ama arkadaşlıkları eskisi gibi olmasa da sürüyordu.

Derken Avrupa'daki, özellikle Almanya'daki sağa kaymanın Türkiye'de de etkileri görülmeye başlanınca, basın dünyasındaki sağcı yazarların sayıları da, saldırganlıkları da çok arttı.
Nâzım Hikmet'in şiirimize getirdiği yenilikleri kabul ettirmiş olması, okul kitaplarına girmesi, hele devletçe yayımlanmış Fransızca bir tanıtım antolojisi olan Des Ecrivains Turcs d'Aujourd'hui'de yer alması, bu yazarları öfkelendiriyordu. Gazetelerdeki Orhan Selim imzalı yazılarıyla, üç beş kuruş kazanmak için, davasına yüz çevirdiğini, burjuvalaştığını söyleyenler, şiirin kurallarını bilmediğini, kültürsüz, değersiz, boş bir insan olduğunu, birkaç "kuduz" dışında gençlerin onun arkasından gitmediklerini ileri sürenler birbirini izliyordu.
Yusuf Ziya Ortaç, Orhon Seyfi Orhon gibi eski dost "Akbaba"cılar bile Orhan Selim'i köşeye sıkıştırmaya çalışan yazılar yayımlıyorlardı :
 
"Orhan Selim, diğer ismiyle Nâzım Hikmet, bu yakınlarda İstanbul'da kapitalizmi müdafaa eden filmler gösterilmeye başlanmasına şaşıyor. Buna şaşıyor da kendisinin kapitalistlerin gazetesinde, kapitalizm aleyhine yazdığı fıkralardan aldığı para ile geçinmesine şaşmıyor mu?"

Bu açıkça onu, çalıştığı gazetenin, "Akşam"ın patronu Necmettin Sadak'a jurnal etmekti. Sağcıların yazdığı yazıların çoğunda bu hava oluyordu. Bir bölüğü onu yoldaşlarının, sola eğilimli okurlarının gözünde küçültmek, en azından Orhan Selim yazılarından vazgeçip bu yolla para kazanmasını önlemek istiyorlar, bir bölüğü ise komünist olduğunu açık açık söyleyen bir şairin takma adlarla gazetelerde yazılar yazdığını, alttan alta dünya görüşünün propagandasını yaptığını duyurarak ilgilileri harekete geçirmeye çalışıyorlardı.

5 Ocak 1935 tarihli "Akşam" gazetesinde Orhan Selim, "İt Ürür Kervan Yürür" başlıklı bir yazı yazdı. Bu atasözünün gücünü günümüze kadar yitirmediğini belirten yazı şöyle sona eriyordu : "İT ÜRÜR KERVAN YÜRÜR. Bu bir ateşli türküdür ki, her inanan, her inandığı için dövüşen adamın dilinde dolaşır durur. Her devrimin ilk bağatırları kavgaya atılırken bu sözü haykırmışlardır.
"Bütün bir adamoğulları tarihi, bir bakıma göre, yürüyen kervanlarla ürüyen itlerin süregelen dövüşünden başka bir nesne değildir."

Yankılar hemen geldi. Dört gün sonra, Orhan Selim, gene "Akşam"da, "İt Ürür Kervan Yürür No. 2" adlı yazısını yayımladı. Daha uzunca olan bu yazıda şöyle sözler ediliyordu : "Halifeliğin cehennemin yedi kat dibine yuvarlanmasından şapkanın giyilişine dek, bir devrim bakımından, atılan her adımda yürekleri parçalananlar oldu. Bir devrim gözüyle emperyalizmin denize dökülüşünden, temiz Türkçenin işlenmesine kadar yapılan sıçramaların ağrısını gırtlaklarına sarılmış bir pençe gibi duyanlar vardır. Bütün bunları bilirdim. Ve yine bilirdim, beklerdim ki, 'it ürür kervan yürür' diye bir yazı yazdığım vakit karanlıklarda yeşil sarıklar kımıldanacak, hacıyağı kokan çember sakallar sıvazlanacak. Bildiğim, beklediğim oldu. Yalnız bir ayrılıkla : Açıktan açığa, 'İstemezük!' diyecekleri yerde, ben, Akşam gazetesinden 'kalemi ile geçinen mekanik işçi' Orhan Selim, dolambaçlı bir yoldan basamak yapıldım. Bütün bir yeryüzü tarihini, bir bakımdan, yürüyen kervanlarla ürüyen itlerin dövüşü olarak gördüğüm için, gündeliğimden edileceğimi bildirdiler.
 
"Orhan Selim adındaki adam iki aydan beri Akşam gazetesinde temiz Türkçe denemeleri yapan 'teknik bir yazı işçisinden' başka bir nesne değildir. Bu bakımdan o, ikinci ayına yeni basan bir teknik yazıcıdır. Ancak gören iki gözü ve duyan iki kulağı vardır. "Bunun için, hacıyağı kokulu, kara çember sakallarını tıraş ettirip yeşil sarıklarını kelebek biçimi kravat diye kullanarak göz boyayanların, tecvitli seslerinde bir 'Baba Tahir' kurnazlığıyla, Orhan Selim'in omuzu üstünden he yana çatmak istediklerini anlar." (9 Ocak 1935)

11 Ocak 1935 tarihli "Akşam" gazetesinde ise Orhan Selim, Nâzım Hikmet'ten aldığı bir mektubu yayımladı : "Benim sıska, benim cılız, benim toy oğlum Orhan Selim!
"İki aydır senin yazdıklarını, iki üçtür sana yazılanları okuyorum. Sana her çatanın kurşunu, senin arkandan vurarak, benim göğsümü aramakta. (...)
 
"İt Ürür Kervan Yürür' diye bir yazı yazdın. Bir devrim yapan her ülkede bu yazı gönül açıcı bir türkü gibi okunabilir. Ancak, yine, bir devrim yapan her ülkede, yürüyen kervanların ardından bakakalanlar, geçmiş günlerin adamları bu türküyü bir ölüm marşı gibi dinledikleri için gocunurlar. Nitekim gocunanlar da oldu işte!.. Böyle bir söz söylediğin için, seni gündeliğinden, ekmek parasından ederiz, dediler. Senin adının üstünden bana taş atarak seni ürkütmek istediler. 'Tehlikeli vadilerde yürüyorsun,' diye kaşlarını çattılar. (...)
 
"Sen iki aylık acemi, toy bir yazıcısın. Bu acemiliğine, bu toyluğuna bakmadan, karanlıklardan ders almış, 'medrese mantığıyla' pişkin eski kurtlarla nasıl kalem yarıştırabilirsin?
 
"Bak, işte yine senin kaleminin ucunda benim yüreğimin takılı olduğunu ileri sürerek, kendilerinin, kılına bile dokunulmaz korkunç aslanlar olduklarını söyleyerek, 'usta hırsız ev sahibini bastırır' kafasıyla, seni jurnalcı, 'zebunkeş' diye adlandırarak korkutmak, sözüm ona, utandırmak istiyorlar.
 
"Aldırma, oğlum, Orhan Selim! Kavgayı uzatmakla güttükleri iki yol var : Birisi provokasyon yaparak seni ekmek parasından etmek; ötekisi tirajlarını yükseltmek!
"Böyle bir kapana düşme, yavrucuğum! (...)
 
"Onlar isterlerse söylensinler daha, sen kavgayı burada bitir. Yoksa, yazdığın, beğendiğin o atalar sözünü anlamamış olursun."

Nâzım Hikmet ile Peyami Safa arasındaki tartışma ise aynı gazetede fıkra yazarı olarak çalışırlarken patlak verdi.
 
"Tan" gazetesinin ikinci sayfasında, sol köşede, "Bu da Benden" üst başlığı altında Orhan Selim, sağ köşede ise "Düşündükçe" üst başlığı altında Peyami Safa yazıyordu. Birçok konuda ters görüşleri savunuyorlardı.
 
Zaten bütün dünyada nasyonal sosyalistlerle komünistlerin arası iyice gerginleşmişti. İspanya iç savaşa doğru gidiyordu.
Gazetenin sahibi Zekeriya Sertel bir sayfanın iki köşesine karşılıklı koyduğu bu iki yazarının ilişkilerini yıllar sonra anılarında şöyle anlatacaktır :
 
"Nâzım daha çok komünizmi yaymak ve etrafındakileri komünizme kazanmak meraklısıydı. Onun için, tartışmaların en önemli ve devamlı konusu komünizmdi. Bu konu, Peyami Safa'yı çileden çıkarıyordu. Peyami çok zeki ve kabiliyetli bir gençti. O sırada Fatih-Harbiye romanıyla edebiyat âleminde dikkati çekmişti. Nâzım onu davaya kazanmaya çok önem veriyordu. Onun bütün itirazlarına ve hırçınlıklarına, bir peygamber sabrıyla katlanır, onu inandırmaya çalışırdı. Fakat Peyami, zeki olduğu kadar da kötü ruhlu bir adamdı. Çok içki içer, hatta esrar kullandığı bilinirdi. Bu bakımdan da Nâzım'ın tam zıddı bir tipti. Nâzım'ın, çevresinde yarattığı etkiyi kıskanır, onun ak dediğine, mutlaka kara derdi. Nâzım'ı kıskanıyor, onun etkisine düşmekten korkuyordu. Bütün bunlara bakmayarak, Nâzım onu kazanmak umudunu bırakmak istemiyordu.
"Peyami de tersine, Nâzım'ı komünizmden caydırmaya çalışıyor, fakat bu çabasında yalnız kaldığını gördükçe deliye dönüyordu. Bu karşılıklı tartışma aylarca sürdü. Sonunda Peyami faşizmi seçti ve bizlerden ayrıldı. O tarihten sonra da ateşli bir antikomünist kesildi ve bütün ömrü boyunca faşizme hizmet etti. Komünizme ve komünistlere şiddetli hücumlar yaptı. Hele Nâzım'a ve bizlere karşı uydurmadığı iftira, yapmadığı jurnalcilik kalmadı."

Tartışma Orhan Selim'in "Tan"daki köşe yazılarında küçük kentsoylu aydınlara karşı sözler etmesiyle başladı. "Kendi Kendime Çatmak" başlıklı yazıda şöyle deniyordu : "Kendi kendime çatmasını çok severim; hele oğlum Orhan Selim, sana çatmak, seni hırpalamaktan duyduğum tat bir kötü huylu üvey ananın sıska, cılız üvey kızını horlamaktan duyduğu tada benzemese de, bir düşmanın bir düşmanı ezmesi gibidir.
"Ben, Orhan Selim, kendi kusurumu, kendimin günden güne kötüleşen yazılarımı başkalarından önce görmeye, anlamaya, böyle uluorta söylemeye çalışarak belki de bir kötü kurnazlık yapıyorum, belki de özümü özüme karşı kurtarmak istiyorum. Olabilir. Bu her küçük entellektüelin huyudur. Eninde sonunda ben Orhan Selim de bir küçük entellektüelden başka bir nesne değilim." (2 Haziran 1935)

Akşamları basın üyelerinin bir araya geldiği içkili lokantalarda, çevrelerine toplanan gençlere, yabancı dergilerden, gazetelerden okuduklarını aktararak hava basan sağcı üstatlar, aşırı milliyetçi görüşlerin bütün Avrupa'yı sardığını, toplumsalcılığı artık kimsenin umursamadığını ballandıra ballandıra anlatma yarışına girmişlerdi. Bunlardan biri olan Peyami Safa'nın, bir akşam, "Artık Nâzım okunmuyor, yazıları bakkal ağzı, sütçü narası gibi sözlerle dolu!" demesi üzerine, Elif Naci'yle aralarında oldukça sert bir tartışma geçtiği duyulmuştu.
Sağcı entelektüeller genç gazeteciler üzerinde bir baskı yaratmaya çalışıyorlardı. Solcular ise durumdan çok tedirgindiler.

Orhan Selim aynı gün iki ayrı gazetede bu konuyu ele aldı. "Tan"daki yazının başlığı "Kahve-Gazino Entelektüelleri" idi : "Yorgun çıktım işten. Hava boğucu sıcak. Gazinoya girdim, bir bardak bira içeyim diye. Oturduğum masanın karşısındakinde dört kişi var. Rakı içiyorlar. İçlerinden birisi yüksek sesle konuşuyor. Sözlerini dinliyorum : "Les Nouvelles Litteraires" mecmuasındaki bir makalenin adı "Revue des deux Mondes"daki bir yazının bir cümlesiyle birleşmiş, "Candide"deki bir politika(?!) yazısından alınmış bir görüş (?!) "Mercure de France"daki bir filozof bilmem nesiyle uzlaştırılmış ve bunların topu birden Larousse Ansiklopedisi'ndeki derin (?!) bilgilerin egemenliği altında toplanmış.
"Bir uzun ara coşkun delikanlının ne demek istediğini kavrayabilmek için bütün gücümü tükettim. Fakat ben, anlaşılan, çok istidatsız bir adammışım, işin yorgunluğu da bindirmiş olacak, bu gazino entelektüelinin ne demek istediğini kavrayamadım. Bir yığın sözün, konkretleştirilince duman gibi dağılıveren bir sürü kelime ağırlığının altında ezildim ve ne yalan söyleyeyim, biracığımı bile bitiremeden fırladım dışarıya. Bu da gösteriyor ki, ben çocukların uçurdukları şeytan uçurtmaları kadar başıboş ve hür ve yüksek ve sınırsız ve çerçeveden uzak ve bilmem ne entelektüelliği anlayamayacak kadar dar kafalıyım." (7 Haziran 1935)

"Tan"da, Peyami Safa'nın karşı köşesinde, bu yazı yayımlandığı gün, "Akşam"da da, gene Orhan Selim'in, "Entelektüel" başlıklı yazısı çıktı :

"Entelektüel dediğin, şarkıya benzer. İyisi, özlüsü, derini ve düzenlisine doyum olmaz. Kötüsü çekilmez bir nesnedir. Ne dinlenir, ne tadılır.
***
"Entelektüellerin çoğu, bir bakıma, gramofon plakları gibidirler. İçlerine neyi doldurmuşlarsa onu çalarlar. Yalnız, bunların arasında bir cinsi de vardır ki, öyle doldurulduğu için öyle çaldığını değil, öyle dilediği için o çeşit ses çıkardığını sanır. Bunlar, yağmurun bir yığın sebepler sonunda yağdığını değil, yağmak istediği için yağdığını söyleyen putatapıcılardan ayırtsızdırlar.
***
"Her küçük, yarım, taslak entelektüel kendisini dünyanın mihveri sanır.
***
"Tavuğun, sığırın küçüğü, civcivi, palazı, danası güzeldir. Entelektüelin ise, büyüğü...
***
"Entelektüeller, sosyal hayatın katlarında bir apartmanın merdiveni gibidirler. Hangi kata düşüyorsalar orda oturanların pisliğini, temizliğini gösterirler." (7 Haziran 1935)

Orhan Selim'in birkaç gün sonra "Tan"da çıkan yazısının başlığı ise "Eski 'Dost'" idi : "Atasözlerinin topu birden doğru değildir. Atasözlerinin içinde öyleleri vardır ki, olanı değil, olması istenileni gösterirler. Bu bakımdan, bu sözler içinde bir ozanca dilekten başka bir şey olmayanları boldur.
"ESKİ 'DOST' DÜŞMAN OLMAZ! sözü işte bunlardan biridir, bence. Biz adamoğullarının ilk konuşmaya başladığımızdan son soluğumuzu verinceye kadar arayıp dileyip, özleyip bulamadığımız, daha doğrusu çok az bulduğumuz nesnelerden biri de dosttur, dostluktur. İşte bunun içindir ki, şarabın eskisi gibi, dostun da yıllanmışına, eskisine güvenmek isteriz hiç olmazsa. Bu isteğimizi de atasözü içine sokmuşuz. Oysa dostluk şarap gibi değildir. Yıllandıkça güzelliği, tadı artmaz, çok kez! Çok kez tersine olur, yılların içinde durgun su gibi kurtlanır, yosunlanır, tortulanır. Bunun için de düşmanların büyüğü çok kez eski dostlardan çıkar. Eski dost düşman olur, hem de nasıl!.."

 

(10 Haziran 1935)

 


 

"Tenkit için, 'kıskançlık ilmidir' diyen Brunétiere, yalnız kendi memleketinde haklı olabilir.
"Bu sözün Türkiye'de de aynı doğrulukla tatbik edilebilmesi için şöyle düzeltilmesi lazım gelir : Tenkit bizde sadece kıskançlıktır.
"Tenkit bizde o kadar kıskançlıktır ki hıncını alamayınca intihar etmiştir." (Tan, 12 Haziran 1935)

Beş gün sonra Orhan Selim, "Tan"daki "Ben Münekkitten Yanayım!" başlıklı yazısında şöyle sözler ediyordu :
"Münekkitten sakınanların büyük bir çokluğu, sırtlarındaki ile kendileri bile geçinemeyecek kadar entipüften, sabun köpüğünden, kuru kalabalık lafügüzaftan bir yük taşıyanlardır. Yaptığı işe güvenen artist, ideolog münekkitten çekinmez. Çekinmeyince de münekkide çatmaz. Çünkü çatmak, saldırmakla korkmak çok yerde bir tek duygunun iki ayrı görünüşünden başka bir şey değildir. (...)
"Münekkidin ille de dogmatik olması gerek değildir. Münekkit de bizim gibi adamoğludur ve o da bir değişim, bir gelişim içindedir. Bundan dolayı dün beğendiğini yarın beğenmeyebilir. Bunu bir ilerleyiş yolu üstünde yapıyorsa ne mutlu ona.
"Şimdi bunları yazarken bizim biricik münekkit Nurullah Ataç aklıma geldi. Çünkü ona çatanlar onun bu yönünü tuttururlar.
"Ben kendi payıma münekkitten yanayım." (17 Haziran 1935)

İçki masalarından kulağına gelen sözlerin nereye varacağını sezen Nâzım Hikmet'in, daha önce davranıp başlattığı bu üstü kapalı saldırı yazılarına, sonunda Peyami Safa da, "Sürü Adamı" başlıklı, üstü kapalı bir saldırı yazısıyla yanıt verdi :
"Bir adam vardır ki, hiçbir düşüncesinde, hiçbir hareketinde, 'kendi kendisi' olamaz. Ne düşünse, ne yapsa, ne söylese kendini değil, mensup olduğu sosyeteyi, ırk, muhit ve dışardan aldığı telkinleri dile getirir.
"Kendiliğinden hiçbir şey bulmamıştır. Başka birinin sisteminden aldığı fikirleri ve akideleri o sistemin sahibinden daha softaca müdafaa eder. (...)
"Artık ölünceye kadar hiçbir realitenin mili, onun yabancı bir telkinle perdelenmiş gözünü açamayacaktır. Hayatın her şeyi her gün değiştiği halde, o, sakallı feylesofundan yahut iktisatçı şeyhinden bellediği, hiç değişmeyen birkaç ayet içinde kalmaya mahkûm, ilerlediğini sanacak, yerinde sayacaktır.
"İçinde hep sürü insiyakları teptiği için şahsiyetten mahrum, insana en uzak insandır bu. Bir ferttir, fakat şahıs değildir. (...)
"Bu sürü adamlarının yüz bin tanesi bir tek şahsa muadil değildir. Nüfusunu gerçekten artırmak isteyen bir memleket, bunların sayısını azaltmakla işe başlamalı ve fertlerden değil, şahıslardan mürekkep bir sosyete kurmanın yoluna bakmalıdır." (Tan, 23 Haziran 1935)

Orhan Selim'in yanıtı hemen ertesi gün, gene "Tan"da çıkan, "Küçük Adam" başlıklı yazıyla geldi :
"Bir küçük, bir kısır, bir küçüklüğünden ve kısırlığından mustarip adam vardır. Bodur ve yemişsiz bir ağaç gibi yerinde mıhlı durur. Fakat kuru, cılız dalları çevresindeki bir iki metrelik yere önden, arkadan, sağdan, soldan, karmakarışık uzanmışlardır diye, sınırsız bir genişliğin, bitmeyen bir ilerlemenin içinde sanır kendini.
***

"Bir küçük, bir kısır, bir küçüklüğünden ve kısırlığından mustarip adam vardır. Omurgası çürümüş, sintinesi su eden eski bir gemicik gibi suları durgun bir limanın rıhtımına bağlanmıştır. Fakat kendini hareketsizliğe bağlayan zincirin her halkası ayrı ayrı düşünce iklimlerinden, karmakarışık getirildiği için kırık direklerine sarılı yırtık yelkenlerinde hür rüzgârların estiğini vehmeder. Bu vehim onun her şeyidir. Bu vehmini kaybettiği gün, bağlandığı rıhtımın taşları dibindeki durgun suya bir daha hatırlanmamak üzere gömüleceğini bilir. Oysaki onun en korktuğu şey, kendini hatırlatmamak, kendini gösterememek, unutulmaktır.
***
"Bir küçük, bir kısır, bir küçüklüğünden ve kısırlığından mustarip adam vardır. Gramofon plağına benzer. Yalnız şu farkla ki gramofon plağı içine doldurulan şarkıyı söylerken bunu ben kendiliğimden okuyorum diye düşünmez." (Tan, 24 Haziran 1935)

Gazetesindeki iki yazarın böyle alttan alta da olsa birbirlerini aşağılamalarından, "sakallı feylesofundan yahut iktisatçı şeyhinden bellediği" gibi sözlerle jurnalciliğe kadar varmalarından rahatsız olan Zekeriye Sertel, ikisini de ayrı ayrı odasına çağırıp konuşmak gereğini duydu, ayrıca başyazarlığını yaptığı akşam gazetesi "Son Posta"da da bu tür tartışmaları hoş karşılamadığını yazdı.
Bunun üzerine Peyami Safa, 26 Haziran 1935 tarihli "Tan"da, "Yine Zaruri Cevap" başlıklı bir yazı yayımladı :
"Bizde münakaşaların kavgaya ve fikrin küfre tereddi etmesinden ne kadar tiksindiğimi, bu sütundaki son fıkralarıma kadar birçok yazılarımda belirtmekten geri kalmadım. (...)
"Bir akşam gazetesindeki muharrir arkadaşımız, bu nevi münakaşalara karşı haklı memnuniyetsizliğini ilan ederken, muarızların birbirini jurnal etmeye kadar vardıklarını söylüyor.
"Bunu söylerken farkında değil ki, jurnalcilik isnat etmek suretiyle, bizzat kendisi iyi bulmadığı küfür ve kavga hududuna çoktan girmiştir. (...)
"Ben bu sütunlarda kapalı geçen ve aynı gazetenin sayfalarında yakışıksız duran meselenin bütün safhalarını mensup olduğum bir haftalık gazetede teşrih etmek kararı ile, o akşam gazetesindeki arkadaşa da cevap vermeyeceğim. (...)
"Herhalde bu mesele dibine kadar aydınlığa kavuşacağı yeri ve zamanı pek yakında bulacaktır."

Böylece "Tan"da kapalı geçen tartışmanın, açığa vurularak Peyami Safa'nın kendisinin çıkarmakta olduğu "Hafta" gazetesine taşınacağı duyurulmuş oluyordu.
O yıllarda tartışma yazıları özellikle okur çekmek için kullanılırdı. Bu tür yazılar, gergin bir hava yaratılabilirse, satışa çok yararlı olurdu. Hele gazete başyazarları kapıştılar mı, iki gazetenin satışı da birdenbire yükseliverirdi. Kimi ünlü köşe yazarlarının çalıştıklarından başka gazetelerde, takma adlarla, kendilerine karşı tartışma yazıları yazdıkları bile söylenirdi.
Peyami Safa için bu kaçırılacak fırsat değildi. Hem Orhan Selim'i bir yana itip doğrudan Nâzım Hikmet'e karşı yazacağı yazılarla, komünizm düşmanlarının, milliyetçilerin, nasyonal sosyalistlerin ilgisini kamçılayacak, hem solcuları gazetesini almak zorunda bırakacak, hem de uzun süredir içinde biriken öfkeyi kendi dergisinde, kimsenin denetimi, kısıtlaması altında olmadan istediği gibi ortaya vuracaktı.
"Biraz Aydınlık" ortak başlığıyla tam 7 hafta, üst üste 7 yazı yayımladı.
Birinci yazıda Nâzım Hikmet'i nasıl tanıdığını, nasıl savunduğunu, Güzel Sanatlar Birliği'nde nasıl şiirlerini okumasını sağladığını, romanlarından birini nasıl ona ithaf ettiğini anlatıyor, jurnal konusunda ise şöyle diyordu :
"Hem bizim Nâzım'ın bir tek jurnalcisi vardır ki o da kendisidir. Kellesine geçirdiği işçi takkesi, sırtına vurduğu ceket, düğmeleri çözük mintanından dışarı fırlayan isyankâr kıllar, ütüsüz pantolonu ve yıkık omuzla ve ayrık bacakla kendisine yedi kat yerin dibindeki maden ocaklarından açık havaya henüz çıkmış bir işçi edasını vererek tıkız ve gergin karınlı burjuvaların üstüne hamle eder gibi varda kosta yürüyüşü hep bir ağızdan 'Bu delikanlı Bolşeviktir bakınız, bakınız' diye avazları çıktığı kadar bağırıyorlar.
"Hey koca arslan! Esasen kendisi de mahkemede bunu açıkça söylememiş miydi? (...)
"Şöhretinin büyük bir kısmını (...) polisin takibine borçlu olan bu bolşevik fantoması, gazetelerde sık sık ismi geçmezse unutulacağını bilir ve rahatsız olur.
"Nâzım, fikirleri için değil, kendi istediği için takip edilmiştir." (Hafta, 8 Temmuz 1935)

"Biraz Aydınlık : 2" ise Nâzım Hikmet'in şairliğini, düşünce yapısını, komünistliğini küçümseyen bir yazıydı :
"İnkâr etmesinler, Nâzım'cağız şairdir. Fakat bütün materyalist iddialarının aksine gayet romantik, lirik, cıvık, hassas bir şairdir. Mısralarının dibindeki gözyaşı birikintilerini keşfetmek için su mühendisi olmak şart değildir, hemen her eserinde babayiğit rolüne çıkan bu tuluat kahramanı, kulis arasında ahlayıp oflayan, ağlamaklı ve içli bir aile çocuğu, bir ana kuzusudur. (...)
"Felsefesini, Karl Marks'ın berber ve kasap çıraklarına kadar kolayca öğretilen umumi fikirlerinden, estetiğini ve nazmını, artık her yerde, Rusya'da bile modadan düşmüş üslubunu ve şeklini Maikovsky isminde bir Rus şairinden olduğu gibi almıştır. (...)
"Nâzım'ın yakalanması, polis müdürlüğünü, kitaplarının ilanat acentesi olarak kullanmak istemesindendir. Çünkü Nâzım, su katılmamış burjuvadır. Ve en sahte tarafı, komünist tarafıdır." (Hafta, 15 Temmuz 1935)

Bu ikinci yazı üzerine "Yedigün" dergisinin 17 Temmuz 1935 tarihli sayısında, Naci Sadullah'ın Nâzım Hikmet'le yaptığı bir konuşma yayımlandı.
Naci Sadullah genç bir yazardı. Süreyya Paşa ile uzaktan bir akrabalığı vardı. Ailesine yergi yazan şairi dövmek için "Resimli Ay"a gitmiş, ama Nâzım Hikmet'le tanışıp konuşunca, ona hak vermişti. Böylece başlayan dostlukları, Naci Sadullah'ın röportaj yazarı olmaya yönelmesiyle kalem arkadaşlığına dönüşmüştü. Aslında Naci'yi bu işe yüreklendiren Nâzım'dı. Peyami Safa'nın saldırısına karşı onun aracılığını seçmesi de, çok ilgi çekecek, çok okunacak bir röportaj yapmasına olanak sağlamak içindi.
Nâzım Hikmet bu konuşmada kendini savunmaya gerek duymadan, Peyami Safa'nın kişiliği üzerinde durmuştu :
"Peyami sosyal bakımdan şayan-ı dikkat ve arsıulusal bir tiptir. Çünkü onun sürülerle benzerine, sade Türkiye'de değil, birçok büyük Avrupa şehirlerinde de rastlanır. Ve onlar, Peyami ve benzerleri, sosyal temelleri çürümüş bir cins küçük burjuva münevverliğinin marka malı olmuş öyle numuneleridir ki ideoloji bakımından karanlık bir çıkmaz içinde çırpınır dururlar. (...)
"Mütereddi [soysuzlaşmış] küçük burjuva münevverliğinin en dikkate değer hususiyetlerinden birisi, nazariyede dehşetli reybi [şüpheci] ve septik görünmeleridir. Fakat bunlar hayatta nazariyedeki reybiliklerine rağmen maddi çıkarları mevzubahs olunca çok pratiktirler ve böylelikle de yaşayışlarında hayli derin tezatlara düşerler. (...)
"Herhangi bir fikre taassupla bağlanmanın, insanı bir sürü adamı haline soktuğunu söyleyen bu tip, mesela masonluk fikrine ve idealine kör bir taassup ve müthiş bir imanla bağlanmıştı ve bu bağlanışta o kadar ileri varmıştı ki, bir mason locasına girebilmek için üç defa eşik aşındırıp, üç defa reddedilmeyi bile göze almıştı. Ana akideleri malum, hudutları çizilmiş, nizamnamesi mazbut ve matbu olan Maşrık-ı Âzam ideolojisine bu kadar taassupla bağlanmak, onun azası olmak idealini bu kadar benimsemek, sürüye istida verip, sürü adamı olmak istemek değildir de nedir? Ve şimdi sorarım sana, bu tipin nazariyesiyle pratiği, yani düşüncesiyle hareketi arasındaki tezat, masonluktan bir maddi çıkar ummasından başka neye atfedilebilir? (...)
"Mütereddi küçük burjuva münevverlerinin karakter hususiyetleri saymakla tükenir soyundan değildir. (...)
"Onlar şöhret ihtiraslarını ve maddi refahlarını doyurmak uğrunda en aşağılık vasıtalara başvurmaktan çekinmezler.
"Nitekim tetkik ettiğimiz bu tip (...) bugün yanında çalıştığı bir başmuharrirden sitayişle bahsediyor. Fakat az aşağıda aynı muharririn mazisini, onun vaktiyle çıkardığı mecmua için şu satırları yazarak jurnal ediyor :
"'Resimli Ay, putları yıkıyoruz serisi altında, nasyonalistlere taarruza başladı!'"

Konuşmanın sonuna doğru Nâzım Hikmet de Naci Sadullah'a bir soru soruyordu :
"Dünyanın hangi yerinde ve hangi polisi insanı kasketi, ceketi, göğsü, pantolonu ve bacakları için takip eder?"
Naci Sadullah ise bu garip soruya yanıt bile aramadan, şairin "her şeyden önce sade kılığıyla" bu sözleri "tekzip" ettiğini belirtiyordu.

Beş gün sonra, 22 Temmuz 1935 tarihli "Hafta"da yayımlanan "Biraz Aydınlık : 3" başlıklı yazı, bu konuşmaya yanıt niteliğindeydi. Nâzım Hikmet'in söyledikleri için, "hiçbir sosyoloji, bu herzeyi yumurtlamaz. Hiçbir objektif ilim kitabı, bu kaldırım politikacısı ağzını kullanmaz. İlim namına savrulan bu palavra, adi propaganda kitaplarında bile yer bulmaz olmuştur," diyen Peyami Safa, çeşitli konularda birtakım açıklamalar yapıyordu :
"Bir zamanlar bolşevik Rusya'da komünist olmayan herkese mütereddi burjuva, pis burjuva diye hücum etmek âdet olmuştu. (...) Bolşevik Rusya'da bile bu tarz hücum artık ayıp sayılıyor. Sovyet ihtilalinin burjuva medeniyetine neler borçlu olduğunu ve mütereddi burjuva ithamının manasızlığını anlatmak için orada inkılap şefleri tarafından kitaplar yazılmıştır. (...)
"Bundan 9 sene kadar evvel, yani ilk gençliğimde, akrabam ve dostlarım arasında bulunan bazı masonların ısrarı üzerine mason olmayı düşünmemiş değildim. Bilhassa ahlaki prensipleri beni biraz cezbeder gibi olmuştu. Fakat masonlar benimle resmi temasa girerek 'tabiat, ahlak, yaratılış' hakkında fikirlerimi sormaya karar verince, zannederim ki verdiğim cevapla onların akideleri arasında bir fark zuhur etti ve bende mason olmak kabiliyeti görmemiş olacaklar ki, müracaatıma cevap vermediler.
"Üç defa eşik aşındırarak, üç defa reddedildiğim yalandır. (...)
"Ben ki 18 seneden beri bir hafta bile tatil yapmadan, yalnız kalemiyle hayatını kazanmış bir muharririm. (...)
"İsmail Sefa'nın sürgünde öldüğü zamandan, yani iki yaşımdan son zamanlara kadar, necip, çünkü minnetsiz, fakat sırasına göre korkunç bir zaruret içinde büyüdüm. Gene de kalemimden başka hiçbir şeye, hiçbir kimseye müracaat etmedim.
"İşte Türkiye'nin en alnı açık evladından birine, boyu sırık gibi oluncaya kadar aile kucağında dandini bebek gibi hoplatıla hoplatıla büyütülen bu paşa torunu, bu bolşevik züppesi, kellesine yalancı bir amele kasketi taklidi oturtarak siyasi namussuzluk isnadına kalkıyor. (...)
"İlk zamanlar halk gibi ben de onun fikirlerinde samimi olduğunu sanıyordum. Nitekim öyle olduğu için, kendisiyle aynı fikirde olmadığım halde, müdafaasını yapmak gafletinde bulundum. (...)
"Eğer başına kasket ve sırtına amele ceketi giyen adam lalettayin ve mazlum bir işçi ise, hiçbir polis onun peşine düşmez. Fakat bu adam, yazılarından mahkeme salonlarına kadar her yerde cici bolşevik süsünü göstermeye hevesli ve gençler arasında birkaç çömez avlamaya çıkmış propagandacı Nâzım Hikmet ise, kasketinin de, ot ceketinin de, yürüyüşünün de tesiri hesap edilir.
"Nitekim, bu tosun da aynı hesapladır ki, ayda 200 liradan fazla kıvırdığı zamanlar bile, soğan ekmekten başka aşı olmayan zavallı işçilerin kılıklarını benimseyerek sokak sokak dolaşıp durmuştur. Bilmemiştir ki 'tarihi maddecilik' bir ortaoyunu değildir. Ve Ayvaz rolüne çıkan açıkgöz paşa torununun bu numarasına ne milliyetperver Türk gençliği, ne de Türk işçisi kolay kolay aldanmayacaktır."

Naci Sadullah, 17 Temmuz 1935 tarihli "Yedigün"de, Nâzım Hikmet'le yaptığı konuşmanın bütününü yayımlayamamıştı. Kestiği bölümlerde genel olarak provokatörlerden, özel olarak da Peyami Safa'nın provokatörlüğünden söz ediliyordu. Nâzım'ın isteği üzerine, Naci Sadullah, "Yedigün"ün bir sonraki sayısında, 24 Temmuz 1935'te, bu bölümleri de yayımladı :
"Her yerde, irili ufaklı provokatörler, geniş manasıyla fitne fücurlar ve casuslar, bizim bu tetkik ettiğimiz tipin, Peyami Safa'nın benzerleri arasından çıkar. Eğer biz Peyami'nin bu tarafını ele alacak olursak, ben derim ki, Peyami bir ihtisas mahkemeleri kaçağı, mütereddi provokatördür. Ve bu mütereddi fitnenin maskesini alaşağı etmek, onun korkunç içyüzünü, bulaşık hastalıklar müzesindeki bir ibret levhası gibi ortaya çıkarmak zamanı gelmiştir.
"Ben bu işi parmaklarımın ucunda derin bir tiksinti duyarak yapacağım. Bunu yapmak, dostlarımı bu sinsi hastalığın şerrinden kurtarmak için lazımdır. (...)
"Onun düşüncelerini, görüşlerini ve bütün bir hayat akışını idare eden tek bir dümen vardır : Nefsi, nefs-i azizi, şahsi menfaati.
"Şimdi bu iddiamı ispat edeyim :
"Peyami'nin Babiâli Caddesi'ne düştüğü andan bugüne kadar geçen fikri hayatını tetkik edersek şunu görürüz : O boyuna sağ ve sol arasında bocalamıştır. Bir kapıya kapılandığı, cebi para gördüğü müddetçe sağa gitmiştir. Her kapılandığı kapıdan kovuluşunda, her maddi sıkıntıya düşüşünde sollaşmıştır. Fakat sağa gittiği zamanlar, sola karşı provokasyonlar tertip eden üstat, en sollaştığı vakitlerde bile, sağı kollayacak kadar kurnazlık göstermiştir. (...)
"Dostluğumuz sıralarında Peyami, maddi bir sıkıntı içindeydi. Bu maddi sıkıntı onu sola doğru itiyordu. Bu itiş, günün birinde öyle bir haddi buldu ki, Peyami şahsen bana : 'Ben senin hatırın için marksist olurum!' demekten çekinmedi. (...)
"Peyami'nin o kara günlerinde benimle yaptığı dostluk, 'hatır için marksist olmak' temayülleri, benim 'bir yere' sırtımı dayamış olduğumu tevehhüm etmesiyle [sanmasıyla] başlamıştı. Ve sonra, bana düşmanlığı da bu vehmin bir hakikat olmadığını anlamasıyla tebellür etti. İşte, bugüne kadar, Peyami'nin, bende affedemediği şey, onu böyle bir sukutu hayale düşürüşümdür. (...)
"Dostlara şu tavsiyede bulunmayı bir vazife bilirim :
"Üç kişi bir yerde oturmuş konuşuyorsunuz. Mevzuunuz havaların fena gittiğidir. Eğer karşıdan onun sökün ettiğini görürseniz, susun! Peyami geliyor!
"Bir matbaanın penceresi önünde duruyor, caddeye bakarak dertleşiyorsunuz. Eğer kaldırımın üstüne onun gölgesinin düştüğünü görürseniz, susun! Peyami geliyor!
"Bir meclistesiniz. Kapı açıldı. O içeri girdi, susun! Peyami geliyor!
"Babıâli Caddesi'ne düşen her gencin ilk öğrenmesi lazım gelen bir parola vardır : Susun, Peyami geliyor!"
29 Temmuz 1935 tarihli "Hafta"daki "Biraz Aydınlık : 4" başlıklı yazısında, Peyami Safa, bu ikinci konuşmayı alaya alan bir havaya girdi :
"Meğer Nâzım Hikmet'in benim için söyledikleri daha sonuna gelmemişmiş. Geçen hafta ikinci bir kısım lakırdılarını okudum. İtiraf ederim ki, ciddi mi konuşuyor, yoksa biraz geç de olsa içine düştüğü fikir açmazından sıyrılmak için işi latifeye dökmek mi istiyor? Anlayamadım. (...)
"Zavallı oğlan...
"Adeta sapıtmış, gözünün önünde fitneler, ihanetler, ihtilaller görüyor ve bir paranoyanın rüyasına benzeyen karmakarışık hayaletler içinde kıpkızıl bir iblis, bir yezit, bir mel'un : BEN, habire karşısına dikiliyorum. (...)
"Benim fitne çıkaran, tahrikât yapan bir (gülmeden yazamıyorum) Lavrens olduğumu ileri sürüyor. 'Susun, diyor, Peyami geliyor, susun.'
"Susun, ben geliyorum, çarparım ha!.. Nasıl çarparım, biliyor musunuz? Bütün konuştuklarınızı not ederim. Hükümete haber veririm. Papelleri cebime doldururum. Ananızı ağlatırım. Sağı sola katarım. Fitne koparırım. Topunuzu hapse sokarım.
"Bu çocukcağız bolşevik falan değildi. Buz gibi Türk dostu vatanperverdi. Hiçbir komünizm iddiasında bulunmamıştı. Onu fitleyen benim, ben... Türkiye Lavrensi, Kızıl Şeytan, Cingöz Recai, ben. (...)
"Billahi karşıma böyle bir zekâ ve şuur harabesi çıkacağını ummuyordum. Gene de bu sözleri Nâzım Hikmet'in söylediğine inanmam. Canım, nasıl olur. Biraz alık salıktır ama, benim bildiğim Nâzım bu kadar beyinsiz değildir. (...)
"Cingöz'den başka bütün eserlerimin işportaya düştüğünü ileri sürüyor. Bir hikâye kitabından başka hangisi acaba? (...)
"Hem sergiye düşmeyen hangi kitap var ki? Hemen bütün Türk ilmi ve Türk edebiyatı.
"Bir Türk münevveri olarak bunun azabını paylaşması gereken Nâzım Hikmet...
"Fakat neler söylüyorum? Nâzım Hikmet ne Türktür, ne münevverdir. Sadece gayri mesul bir adamdır."

Bir hafta sonraki "Biraz Aydınlık : 5"te, Peyami Safa, "bolşevik mankeni", "bolşevik yobazı", "sahte bir komünistin sahte bir mukallidi", "şöhret düşkünü, şöhret kapitalisti", "bolşevik züppesi", "bolşevik madrabazı" gibi birbirini izleyen tanımlamalarla, Nâzım Hikmet'in "kanlı biftekleri, ıstakozları, börekleri afiyetle" yiyen, "tam bir burjuva keyfi içinde" yaşayan bir adam olduğunu söylüyordu :
"Onun bir iki defa hapse girmiş olmasından başka bizi samimiyetine kandıran hiçbir jesti yoktur. Fakat Türk ihtilali içinde fikirlerinde samimi veya gayri samimi pek çok münevver hapse girip çıktı.
"Evvela ihtilal disiplini içinde bu kahramanlıktan ziyade, pek çoklarının başına gelen gayri ihtiyari bir zaruret olmuştur.
"Sonra bunların hiçbirisi Nâzım gibi geçirdikleri bu acı sergüzeşti bir istismar vesilesi yapmak istememişlerdir. Hususiyle şöhret ve nahvet [böbürlenme] lehine istismar.
"Nâzım Hikmet, şimdi tam bir burjuva keyfi içindeyken nice komünistler ne zamandan beri hapistedirler. Nâzım'ın bir fikirden çok, açıkça dönmekten utandığı bir iddianın inadı yüzünden çektiklerine herkesten çok fazla ben acı ve saygı duymuştum. (...)
"Onun bu eziyetini inkâr ve istihfaf edecek [küçümseyecek] değilim. Fakat karanlık bir odadaki zahmetini bize dehasının tasdiki şeklinde ödetmek isteyen bu açıkgözün kaba hilesine düşebilecek safları uyandırmak da nahvetin psikolojisini bilenlerin vazifesidir." (Hafta, 5 Ağustos 1935)

Peyami Safa 12 Ağustos 1935 tarihli "Hafta"da çıkan "Biraz Aydınlık : 6" başlıklı yazısında, Nâzım Hikmet'ten de öteye geçerek bütün komünist aydınları karşısına aldı :
"Bir komünist münevveri, bir komünist filozofu, bir komünist âlimi geçinmek istiyor musunuz? Kırk elli cümle ezberleyiniz ve yerine göre bunları şişiriniz elverir
"Mesela ahlaka dair şu cümle : 'Ahlak, sınıf menfaatlerinin bir neticesidir. Her şey sınıf içindir, proleterya ahlakının başka esası yoktur. İyi, sınıfın zaferini temin eden her şeydir, fena, onu mağlubiyete götüren her şeydir.'
"Sanata dair şu cümle :
"'Sınıf mücadelesi her yerde olduğu gibi sanata da girecektir. Sınıflı bir cemiyette bitaraf bir sanat ve edebiyat olamaz. Sanat ve edebiyat işçi sınıfının silahıdır.' (...)
"Böyle birkaç düstur daha belleyince, (...) bir komünist münevveri geçinmeniz mümkündür. (...)
"Ben bu küçük ve mevzu olan şahıs kadar basit bir polemikte böyle bir tenkide girecek değilim.
"Sadece demagojiye, ukalalığa, züppeliğe çok müsait bir akidenin bizde yetiştirdiği zıpır idealistlerin sahtekârlıkları üzerine bir kandil ışığı tutmak istedim. (...)
"Gelecek sayıda bu mevzuu layık olmadığı ehemmiyete kavuşmuş olmaktan geç bile olsa kurtararak seriyi bitireceğimizi sanıyorum."


19 Ağustos 1935 tarihli "Hafta"da çıkan "Biraz Aydınlık : 7" başlıklı son yazısında, Peyami Safa, tartışmanın bir özetini veriyor, kendi sözlerini sıralayıp şöyle diyordu :
"Nâzım Hikmet bütün bunlara, adeta beni dostça teyit etmek [doğrulamak] istiyormuş gibi kıt cevherinin ve düşük kalitesinin tam bir vesikası olan sözlerle cevap vermeye özendi. (...)
"Abes [boş] ithamlarının delillerini bulmaktan âciz kalınca aynı yavan lakırdıları, manzum bir lafazanlığın kuru kalıbına dökerek, Babıâli yokuşunda dükkân dükkân dolaştı, yazdığını önüne gelene okudu. (...)
"Tekrar ederim, evvelce kafasının ve yazılarının hışırlığında ısrar edenlere karşı müdafaasını yaptığım Nâzım Hikmet'in bu kadar mayasız, cevhersiz ve bomboş olduğunu ben bu polemiğe başlarken bilmiyordum. Bilseydim onu bu kadar silkelemeye lüzum görmezdim."

Nâzım Hikmet'in yazdığı 11-20 Temmuz 1935 tarihli "Bir Provokatör Üstünde Hiciv Denemeleri" başlıklı şiir dillerde dolaşmaya başlamıştı.
Yusuf Ziya Ortaç ile Orhan Seyfi Orhon, 1 Eylül 1935'te yayımlamaya başladıkları "Aydabir" dergisinin ilk sayısında, okurların merakla bekledikleri bu şiiri yayımladılar.
Ama dergide, nasıl olmuşsa, "Mason localarına üç defa başvurup / mason localarından üç defa kovulmayı" diye biten 17 satırlık bir bölüm atlanmıştı. Yusuf Ziya Ortaç özür dilerken, Nâzım Hikmet bu hatanın kendisine bütün yergilerini bir araya toplayıp Portreler adıyla bir kitap çıkarma düşüncesini verdiğini söyleyerek ona teşekkür ediyordu.
"Aydabir"in aynı sayısında Peyami Safa'nın da bir yazısı vardı. "Boyalı Cümle" başlıklı bu yazıda içinde hiçbir yeni düşünce bulunmayan boyalı yazılardan söz ediliyordu :
"Bu yazıların teşbih kalabalığı altında tek fikre tesadüf edemezsiniz. Mesela bu muharrir gaipten bir adamı kasdederek aleyhine sebepsiz veriştirir. Onu çürümüş yumurtaya, ham ayvaya, yelkeni patlamış gemiye, kaburgası çürümüş tekneye, ne bileyim, şimşek yutarak göbeği çatlayan bir leyleğe, daha bir şeylere, bir şeylere benzetmeye uğraşır. Bütün bu boyaların altındaki fikir küfürden başka bir şey değildir."

Peyami Safa'ya "Bir Provokatör Üstünde Hiciv Denemeleri"nin o sayıda yer alacağı önceden bildirilmiş olmalı. Yusuf Ziya Ortaç ile Orhan Seyfi Orhon tartışmada Nâzım Hikmet'i tuttukları için yayımlamış değillerdi şiirini. Amaçları okur çekmekti. Bu, herkes gibi, Peyami Safa'nın da bildiği bir şeydi. Onun için de dergi sahiplerinin tavrını yadırgamamıştı.

devam edecek...

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tarih: 18:48, 18/7/2006

<- Son Sayfa | Sonraki Sayfa ->